​Hezarfen Ahmed Çelebi – Galata’dan Üsküdar’a: Yapay Kanatlarla Şehirleri ve Çağları Aşmak
blog·22 Temmuz 2026

​Hezarfen Ahmed Çelebi – Galata’dan Üsküdar’a: Yapay Kanatlarla Şehirleri ve Çağları Aşmak

Bu yazımızda; 17. yüzyıl İstanbul'unda astronomiden tıbba kadar pek çok alanda araştırmalar yapan ve Galata Kulesi'nden Üsküdar'a yapay kanatlarla süzülen dahi mühendis Hezarfen Ahmed Çelebi'nin hikayesini inceliyoruz. Sürgünle biten bu cesur yolculuğun ardındaki havacılık sırlarını ve bugün teknoloji üreten gençlere bıraktığı büyük mirası paylaşıyoruz.

Gecenin ya da gündüzün herhangi bir vaktinde, bilgisayarımın ekranına bakıp bu satırları karalamaya başlarken zihnimi hep aynı tatlı telaş kurcalıyor. Üretmeye, keşfetmeye, yeni projeler geliştirmeye ve her defasında "Daha ötesi ne olabilir?" diye düşünmeye meraklı bir genç olarak, bazen kendi sınırlarımızın tam olarak nerede bittiğini merak ediyorum. Tam da bu içsel sorgulamaların ortasında, modern çağın o bitmek bilmeyen dijital hızından, ekranların yorucu gürültüsünden sıyrılıp geçmişe bakmak, insana asıl ihtiyacı olan o samimi gayreti ve saf merakı yeniden hatırlatıyor. Bu yazımda, siz değerli okurlarımızla birlikte İstanbul semalarında yapay kanatlarıyla adeta zamanı durduran, gökyüzüne adını altın harflerle kazıyan o fiyakalı adamın, yani Hezarfen Ahmed Çelebi’nin izini süreceğiz. Dileğim odur ki, bu tarihsel ve teknik yolculuk hepimizin zihninde yepyeni bir ufuk çizgisi açar…

Rüzgârın yönünü tayin etmek, esen akıntıya göre savrulmak kolaydır; asıl hakikat, o rüzgârın fırtınasına göğüs gerip akıntıya karşı kendi yönünü çizebilmektir. Tarih boyunca insanoğlu, kafasını kaldırıp gökyüzüne her baktığında, kuşların süzülüşünü izlediğinde hep aynı sorunun peşinden gitti: "Biz neden buraya, bu toprağa aitiz de, oraya, o uçsuz bucaksız mavi boşluğa ait değiliz?" Çoğu insan için bu soru sadece geceleri yıldızları izlerken akla gelen geçici bir meraktan, romantik bir iç çekişten ibaretti. Fakat bazı zihinler vardı ki, bu merakı bir varoluş mücadelesine, zihinlerdeki görünmez sınırları yıkma gayretine dönüştürdü.

İşte tam bu noktada, 17. yüzyıl İstanbul’unun o hareketli, gizemli sokaklarında, lakabının hakkını sonuna kadar veren bir "bin fenli", yani Hezarfen çıkıyor karşımıza. Yaklaşık 1609 yılında doğduğu tahmin edilen bu deha, döneminin kalıplarına sığmayan, medrese eğitiminin ötesinde kendi kendini yetiştiren muazzam bir araştırmacıydı. Biz onun hikâyesini aslında Evliya Çelebi’nin o eşsiz eseri Seyahatname’nin satır aralarından öğreniyoruz. Evliya Çelebi onu "yüksek bilgili, fende usta" bir adam olarak tanımlar. Hezarfen, saray entrikalarından, günlük siyasi çekişmelerden tamamen uzak durarak adeta bir hafıza işçisi gibi çalışıyordu. Kendi döneminin laboratuvarı, kitaplarla ve kuş tüyleriyle dolu o loş odasıydı.

Onun uçuş hikâyesi, bir sabah aniden kuleye çıkıp kendini aşağı bırakma çılgınlığı değildi; arkasında yıllar süren muazzam bir bilimsel birikim yatıyordu. Hezarfen, kendisinden asırlar önce, 1002 yılında Nişabur’da bir cami kubbesinden tahta kanatlarla atlayıp bu uğurda canını vererek şehit olan İslam alimi İsmail Cevherî’nin uçuş denemelerini satır satır, kelime kelime inceledi. Cevherî’nin nerelerde hata yaptığını, ağırlık merkezini neden koruyamadığını, kuyruk dengesini neden kuramadığını tek tek analiz etti. O, sadece geçmişi taklit etmedi; geçmişin hatalarından ders çıkaran gerçek bir mühendis gibi davrandı.

Kuşların kanat aerodinamiğini, kas yapısını ve rüzgârı göğüsleme açılarını çözmek için aylarca kartal ve şahin tüylerinden faydalandı. Kanatların havada gergin kalmasını sağlayan ama aynı zamanda esneklik sunan özel kumaşlar ve ahşap iskeletler tasarladı. En önemlisi, havacılık tarihinin en büyük sırrını çözmüştü: Sadece düz bir kanatla atlamak havada kalmaya yetmezdi; yön tayini ve stabilizasyon için gövdeye hareketli bir kuyruk mekanizması eklemek şarttı. Okmeydanı’nda rüzgârın en sert estiği vakitlerde, lodosu ve poyrazı arkasına alarak tam dokuz kez gizli deneyler yaptı. Havayı kokladı, rüzgârın kaldırma kuvvetini ölçtü. Yani o, sadece kuleden kendini bırakan cesur bir yürek değil, o dönemin şartlarında aerodinamik kurallarını baştan yazan dahi bir mühendisti.

Tarihsel kaynakları biraz daha kurcaladığımızda, onun sadece havacılıkla değil, tıp, astronomi ve mekanik gibi dönemin pek çok farklı disipliniyle de yakından ilgilendiğini görüyoruz. Kendi elleriyle yaptığı teleskop benzeri optik araçlarla geceleri İstanbul semalarında yıldız gözlemleri yapıyor, doğadaki geometrik düzeni anlamlandırmaya çalışıyordu. Saray çevresindeki bazı hekimlerle anatomi üzerine tartışmalar yürütüyor, kasların kasılma ve gevşeme prensiplerini doğrudan mekanik manivela sistemlerine uyarlıyordu. Onun zihnindeki bu çok yönlülük, aslında döneminin Doğu ve Batı kaynaklarını eş zamanlı okuyabilmesinden kaynaklanıyordu. Dönemin entelektüelleri arasında "her işten anlayan" fiyakalı bir mucit olarak anılması, bilginin tek bir dalıyla yetinmeyip evrenin sırlarını bir bütün olarak kovalama tutkusunun en net meyvesiydi.

Bu tutku kulaktan kulağa yayıldıkça, dönemin padişahı IV. Murad'ın da dikkatini çekmiş ve aralarında bilimsel içerikli sohbetlerin geçtiği gizli bir bağ kurulmuştu. Padişah, saray kütüphanesindeki nadide eserleri incelemesi için ona özel izinler vermiş, hatta Okmeydanı'ndaki denemelerini yakından izlemesi için güvenilir adamlarını görevlendirmişti. Ancak 17. yüzyılın getirdiği o katı dogmalar ve saray bürokrasisinin sert duvarları, bu tür sıra dışı zekaların parlamasına pek de müsaade edecek cinsten değildi. Hezarfen'in halk gözünde bir efsaneye dönüşmesi ve doğa kanunlarına meydan okuyan bu dik duruşu, dönemin bazı din adamları ve devlet yöneticileri tarafından "düzeni sarsabilecek bir güç" olarak yorumlanmaya başlanmıştı. Uçuş gününe kadar geçen süreç, aslında sadece teknik bir hazırlık değil, aynı zamanda statükoya karşı verilen sessiz bir zihinsel meydan okumaydı.

Vakit gelip çattığında, takvimler 1632 yılının o bol rüzgarlı, tarihi gününü gösteriyordu. İstanbul her zamanki gibi hareketli, Boğaz her zamankinden daha hırçın, Galata Kulesi ise her zamankinden daha mağrurdu. Padişah IV. Murad, Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa Köşkü’nden bu tarihi, imkansız görünen anı seyretmek için yerini almıştı. Kulenin en tepesine çıkan, rüzgârın o sert, soğuk uğultusunu yüzünde hisseden Hezarfen’in zihninden o saniyelerde nelerin geçtiğini tahayyül etmek bile bugün biz teknoloji gençlerini heyecanlandırmaya yetiyor. Aşağıdaki kalabalık, yukarılarda zincirlerini kırmış bir delinin olduğunu düşünüyor, belki de birazdan yaşanacak o büyük trajediyi veya gürültüyü merakla bekliyordu. Ancak Hezarfen için o an, korkunun bittiği, inancın ve bilimin başladığı yerdi. Derin bir nefes aldı, o ince mühendislikle, sabırla dokuduğu yapay kanatlarını kollarına ve gövdesine sıkıca sabitledi; gözlerini Üsküdar semalarına dikti ve kendini İstanbul’un o sonsuz boşluğuna bıraktı.

O an, sadece Galata Kulesi’nden aşağı süzülen bir beden değildi havada olan; insan aklının, dökülen alın terinin, adanmışlığın ve cesaretin ta kendisiydi. Hezarfen, Boğaz’ın o hırçın, kestirilemez rüzgarlarını yapay kanatlarıyla evliya gibi arkasına alarak tam 3358 metre boyunca gökyüzünde adeta asil, silinmez bir iz bıraktı. Sınırları, denizleri, coğrafyayı ve o güne kadar konulmuş tüm imkansızlıkları aşarak Üsküdar Doğancılar Meydanı’na pürüzsüz bir şekilde ayak bastığında, insanlık tarihinin akışını sonsuza dek değiştirmişti.

Ancak bu büyük, akılalmaz başarının bedeli de coğrafyamızın o klasik kaderi gibi onun adına hüzünlü ve buruk oldu. IV. Murad, onun bu sınır tanımaz zekasından ve ölümle alay eden cesaretinden hem çok etkilendi hem de içten içe ürktü. Hezarfen'i önce bir kese altınla ödüllendirdi; fakat hemen ardından o meşhur, tarihe geçen cümlesini kurdu: "Bu adam ne isterse yapar, böyle adamların bekası korkuludur." Bu korkunun neticesinde Hezarfen, Cezayir’e sürgüne gönderildi. Hayatını bilime, uçmaya ve sınırları yıkmaya adayan bu büyük deha, gözlerini o çok sevdiği, semalarında süzüldüğü İstanbul’dan binlerce kilometre uzakta, sürgünde kapattı. Fakat arkasında, geleceğe bakanların asla gözünü alamayacağı muazzam bir ufuk çizgisi bıraktı.

Bugün teknolojiyle, yazılımlarla, yapay zekâlarla iç içe büyüyen; drone’ların, otonom İHA'ların ve gökyüzünü parselleyen roketlerin sesine alışmış biz gençler için havada kalmak çok sıradan, hatta basit geliyor olabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bugünün modern havacılık dünyası, insansız hava araçlarımız, uydularımız ve gökyüzündeki tüm başarılarımız; yüzlerce yıl önce o taş kulenin tepesinden kendini bilinmeze bırakan, sürgünleri ve ölümü göze alan bir adamın cesaret borcu üzerine kuruludur. Hezarfen Ahmed Çelebi, o ahşap ve kumaş karışımı yapay kanatlarıyla sadece iki semti değil, çağları aşarak bizlere çok büyük bir felsefi miras bıraktı.

Genç Ahval ailesi olarak geleceği yazacak, kodlayacak, şekillendirecek ve yarının dünyasını tasarlayacak olan bizlerin en büyük gücü de işte bu tükenmez, bastırılamaz merak duygusudur. Çünkü Hezarfen’in hikâyesi bize yüzyıllar ötesinden bugün hala şunu fısıldıyor: Eğer aklını, mühendisliğini, emeğini ve merakını birleştirirsen; seni durduracak hiçbir beton duvar, senin fikirlerini sınırlayacak hiçbir yapay gökyüzü yoktur.

Yazımı burada noktalarken, bilgisayarımın ekranındaki bu kelimelerin bende bıraktığı o tatlı, yerinde duramaz heyecanla geleceğe, bizim inşa edeceğimiz yarınlara bakıyorum. Şimdi asıl soru, tüm ağırlığıyla hala önümüzde duruyor, sessiz ama son derece ısrarcı bir şekilde: Hezarfen’in o kanat seslerinin hala yankılandığı bu topraklarda, biz kendi yerli yazılımlarımızla, yapay zekâ algoritmalarımızla ve kendi ürettiğimiz yapay kanatlarla hangi yeni ufuklara yelken açacağız?

Selamla, merakla...

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için giriş yapın