blog·5 gün önce

Atomu Parçalayan Gizli El: Lise Meitner ve Nükleer Fisyonun Gölgedeki Dehası

Her büyük dehanın hikâyesi aşılması gereken engellerle başlar. Lise Meitner, 1878 yılında Viyana’da, kültürlü ama kadınların akademik kariyer yapmasına şüpheyle yaklaşan bir Yahudi ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. O dönemde Avusturya’da kadınların üniversiteye gitmesi yasal olarak mümkün değildi. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra yıllarca evde oturmak zorunda kaldı, ancak azmi ve iradesi sayesinde 1901 yılında Viyana Üniversitesi’ne girmeyi başardı ve fizik alanında doktorasını alan ilk kadınlardan biri oldu. Fakat doktorasını cebine koyduğunda Avusturya’da bir kadının akademik dünyada yükselmesine imkân olmadığını fark etmişti. O da yönünü o dönem bilim dünyasının kalbi olan Berlin’e çevirdi. Berlin Üniversitesi’nde derslere katılmak istediğinde dönemin en büyük fizikçilerinden Max Planck’ın kapısını çaldı. Planck, kadınlara karşı önyargılı olmasına rağmen Lise’nin parlak zihnini görünce ona kapılarını aralamıştı.

Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde kimyager Otto Hahn ile yolları kesişti. Lise bir fizikçiydi, Hahn ise bir kimyagerdi, bu fiziğinde çalışma yapmalarını sağlayacaktı. Ancak o yıllarda Lise’nin önünde başka bir engel daha vardı. Enstitüde kadınların ana laboratuvara girmesi yasaktı. Lise, uzun süre eski bir ahşap atölyesinden bozma, bodrum katındaki küçük bir odada çalışmak zorunda kaldı.

1938 yılında Nazilerin Avusturya’yı ilhak etmesiyle birlikte Yahudi kökenli olan Lise Meitner için hayat bir anda kâbusa döndü. Bilimsel çalışmaları ve Alman pasaportu artık onu koruyamaz hale gelmişti. Gestapo’nun yaklaşıldığı o karanlık günlerde Hollandalı ve İsveçli fizikçilerin yardımıyla, yanına sadece birkaç parça eşya ve bir miktar elbise alarak hayatını riske atıp Hollanda sınırından trenle kaçtı.

İsveç’in Stockholm şehrine sığındığında, eli kolu bağlıydı. Fizik Enstitüsü’nde yeterli ekipmanı bulamıyor, dillerini bilmediği soğuk bir ülkede yabancılık çekiyordu. Berlin’deki eski dostu ve çalışma arkadaşı Otto Hahn ile mektuplaşarak iletişimde kalmaya devam ettiler.

Hahn ve yeni asistanı Fritz Strassmann, Berlin’deki laboratuvarlarında uranyum atomunu nötronlarla bombardıman ediyorlardı. Bekledikleri şey, uranyumdan biraz daha ağır elementler elde etmekti; ancak deney tüplerinde beklenmedik bir sonuç çıkıyor, uranyumun parçalanarak çok daha hafif bir element olan baryuma dönüştüğünü görüyorlardı. Hahn, bu tuhaf sonucu neye yoracağını bilemedi ve acilen Lise Meitner’e mektup yazarak yardım istedi.

İsveç’te, Noel tatili sırasında karda yürürken yeğeni Otto Robert Frisch ile birlikte bu verileri masaya yatırdılar. Lise, o keskin zihniyle olayı kavradı: Uranyum çekirdeği kararsız hale gelmişti ve bir su damlası gibi boğumlanarak ikiye bölünüyordu!

Albert Einstein’ın ünlü formülünü kullanarak bu bölünme sırasında açığa çıkacak devasa enerji miktarını hesapladı. Çekirdeğin bölünmesi sırasında kütlenin bir kısmı enerjiye dönüşüyordu. Lise, bu olaya biyolojide fission teriminden ilham alarak “nükleer fisyon” adını verdi.

Keşif, 1939 yılının başlarında bilim dünyasına duyurulduğunda yer yerinden oynadı. Herkes bunun insanlık tarihini değiştirecek bir dönüm noktası olduğunu biliyordu. Ancak 1944 yılında Nobel Kimya Ödülü açıklandığında ödül sadece Otto Hahn’a verildi.

Lise Meitner, deneyi teorik olarak açıklayan, "fisyon" terimini koyan, enerjisini hesaplayan ve keşfin mimarı olan kişi olmasına rağmen Nobel Komitesi tarafından tamamen görmezden gelindi. Savaş dönemi politikaları, Almanya’daki bilim insanlarıyla olan mesafesi ve ne yazık ki dönemin cinsiyetçi akademik yapısı, Lise’nin hakkını gasp etmişti. Otto Hahn, ödülü alırken Lise’nin katkısını zar zor ansa da bu telafisi imkânsız bir tarihi hataydı. Lise ise bu duruma büyük bir olgunlukla göğüs gerdi. Asla küsmedi, bilime olan sevgisinden bir adım bile geri atmadı.

Nükleer fisyonun keşfi, insanlık için iki ucu keskin bir bıçak gibiydi. Bir yandan sınırsız bir enerji kaynağının kapısı aralanırken, diğer yandan atom bombasının ham maddesi yaratılmıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin geliştirdiği Manhattan Projesi’ne katılması için kendisine yapılan teklifleri, "Bir bomba yapımında asla çalışmayacağım" diyerek kesin bir dille reddetti.

Savaş bittikten sonra bile nükleer enerjinin yalnızca barışçıl amaçlar için kullanılması gerektiğini savundu. Bilimin insanlığı yok etmek için değil, anlamak ve yaşatmak için var olduğuna inananlardandı.

Lise Meitner, hayatının son yıllarına kadar fizik dersleri vermeye, evreni ve atomun gizemlerini sorgulamaya devam etti. Adı, periyodik tablonun 109 numaralı elementi olan *Meitnerium*'a verilerek onurlandırıldı.

Siz ne dersiniz? Bir bilim insanı için en büyük ödül altın bir madalya mıdır, yoksa evrenin en derin sırrını ilk kez çözmüş olmanın tatmini mi? Lise, ikinci seçeneği seçmişti.


Yorumlar (0)

Yorum yapmak için giriş yapın